TOP

Emre Rende: Fotoğrafçı Gözüyle Afrika Tarzı

Afrika kumaşlarının ve sembollerinin, baobap ağaçlarının ve lemürlerin, turkuaz suların, kimi zaman da yürek burkucu iç savaş karelerinin peşinde yıllardır Afrika haritasına pin atmaya devam eden fotoğrafçı Emre Rende ile Afrika tarzı üzerine…

Doğu ve Afrika çalışmaları üzerine Londra’da ünlü bir okul olan SOAS çıkışlısın. Bu okul nasıl bir Afrika vizyonu verdi sana?
Burası University of London yelpazesi altında, School of Oriental and African Studies adlı başlı başına bir üniversite. Çok eski bir üniversite ve aslen Asya ve Afrika dillerini öğreten bir okul olarak başlamış. Sonra üniversite şeklini almış. Günümüzde insanların özellikle Ortadoğu ve Körfez ülkeleri, Afrika siyaseti üzerine eğitim almaya gittiği bir yer. Türk siyaseti üzerine de Batı’daki nadir departmanlardan biridir, bu arada. Küçük bir üniversite ama birçok kişinin İbranice, Farsça gibi çeşitli diller konuştuğu, Doğu’dan ve Güney’den bir sürü insanın buluştuğu, Birleşmiş Milletler gibi bir okuldu. Bana epey vizyon kazandırdı.

Batılılar için Afrika, 1800’lerin sonuna dek içlerine girilememiş bir kıta. Daha çok sahillerde ticaret yapmışlar. Aslında kara kıta Afrika, çoğumuz için hala birçok bilinmezlik içeriyor. Afrika senin için ne zaman görünmez bir kıta olmaktan çıktı?
Genelde Türkiye’den veya Batı’dan gidenlerin ilk Afrika deneyimi, Fas’a veya Mısır’a adım atmak oluyor. Çünkü oralarda belli bir turizm altyapısı gelişmiş. Ben de ilk kez 16-17 yaşlarımda Mısır’a gittiğimi ve Afrika kıtasına ilk ayak bastığım anın benim için ne kadar önemli olduğunu hatırlıyorum. Mısırlılar’a sorarsan, onlar kesinlikle Afrikalı değiller. Afrikalılara sorarsan da Mısır Afrika’nın parçası değil. SOAS’ta okuduğum yıllarda daha fazla bilgi sahibi oldukça, Afrika’nın ne kadar çok katmanlı bir yer olduğunu anladım. Ve yavaş yavaş o perde kalkmaya başladı. Daha sonra ilk gerçek (yani Sahra altı) Afrika deneyimim, Kenya’da oldu. Kız kardeşim Zeynep ile orada işin tasarım ve ahşap işçiliği tarafına odaklandık. Ve tabii Afrika tarzı inanılmaz kumaşları keşfettik. Benim hiçbir zaman safari heyecanım olmadı. Johannesburg, Dakar gibi belli başlı Afrika şehirlerinde neler var diye merak etmeye başladım daha çok.

Zanzibar Adası_Emre Rende
Doğu Afrika'nın en önemli beach resort'larına ev sahipliği yapan Zanzibar Adası'ndaki el değmemiş Nungwi sahilinde. Açılış karesi, en üstte: Tanzanya'nın yarı otonom Zanzibar Adası'ndaki Stone Town sokaklarında saklambaç oynayan bir çocuk.

SWAHILI SAHİLİ’NİN PLAJLARI

Kenya’da iki yıl yaşadın. O dönemde Al Jazeera, Reuters gibi ajanslara haber geçtin ve 20’den fazla Afrika ülkesini ziyaret ettin. Biraz Kenya’da geçirdiğin dönemden bahsedelim mi?
Biz Orta Doğu’da yaşarken, eşime 2013’te Kenya’dan bir iş teklif edilince, “Al valizleri, gidiyoruz!” dedim. Madagaskar ve Zanzibar gibi bazı bölgeleri önceden keşfetmiştik ve zaten yıllardır Afrika kıtasında yaşamak istiyorduk. Kenya’nın da dahil olduğu Swahili Sahili, çok özgün bir kültüre sahip. Doğu Afrika’da, kuzeyde Somali’den başlayan, bütün Kenya ve Tanzanya kıyılarını kapsayan ve güneyde Mozambik’e kadar inen, yaşayanların çoğunluğunun Müslüman olduğu bir bölge. Bu ülkelerin iç tarafları Hıristiyan olabiliyor, fakat sahilde yüzlerce yıldır Orta Doğu ve Asya ile ticaret yapıldığından, İslam’ın Mekke ve Medine’den sonra Afrika’ya ilk geldiği yer. Burada insanlar diğer bölgelere göre etnik olarak da çok farklı. Bantu gibi bazı özel Swahili kabileleri var mesela. Bu bölgelerde Swahili dili konuşuluyor. Ve tabii bu sahilde, Hint Okyanusu Afrika ile birleşiyor. Kenya’dan Maldivler ve Sri Lanka’ya, hatta Malezya’ya kadar bütün Hint Okyanusu’na hakim ortak bir kültür hissediliyor. Doğal olarak mutfak da çok farklı. Hindistan etkisiyle bütün bu saydığım Doğu Afrika ülkelerinde, sokaklarda samosa yiyebiliyorsun. Hindistan cevizli köri yemekleri var her yerde. Bir Hindistan aşığı olarak Swahili sahilinde beni en çok etkileyen şeylerden biri de bu oldu.

Swahili Sahili’nde turistik açıdan da görülecek çok şey var, değil mi? Afrika’nın diğer bölgeleriyle nasıl kıyaslarsın?
En meşhur Swahili merkezlerinden biri Zanzibar Adası. Umman sultanı bir zamanlar saltanatını Zanzibar’dan yönetmiş; yani başkentini Muskat’tan alıp buraya taşımış. Zanzibar’daki saraylarda, mimaride o inanılmaz zenginliği görüyorsunuz. Dünyanın en güzel ve turkuaz denizlerinden bazılarına sahip bir sahilden bahsediyoruz, aynı zamanda. Özellikle Kenya, Tanzanya ve Mozambik sahilleri akıl almaz! Kenya ve Tanzanya’da safari turizmi de çok önemli tabii ama insanlar genelde 3 gün safari, 3 gün de deniz kıyısı tatili tercih ediyor. Doğu sahilleri Batı’ya göre çok daha fazla turist çekiyor. Batı Afrika’nın çok güzel sahilleri yoktur.

Senegal_Emre Rende
Solda: Senegal'in başkenti Dakar açıklarındaki Gorée Adası'nda Fransızca bir slogan: "İdiot'luk yapmak yasaktır". Sağda: Bir zamanlar Batı Afrika sahillerinin en büyük köle toplama ve transfer merkezlerinden biri olan Gorée Adası'nda, müzeye dünüştürülen bir kale hapishane.

BATI AFRİKA VE KÖLELİK TARİHİ

Batı Afrika’da ne var peki, insanların ilgisini çekebilecek?
Orada daha çok kültür öne çıkıyor. Batı Afrika ülkelerine dair yazılmış çok seyahat rehberi bulamazsın. Mesela Gana’yı ele alalım. Olağanüstü bir yer Gana. Obama’nın da başkan seçildikten sonra ilk ziyaret ettiği Afrika ülkesiydi. Tabii, babası Kenyalı biri olarak Obama Gana’yı ziyaret edince, Kenya’da kıyamet kopmuştu! Gana’da, “Gidin, şunu görün,” diyebileceğim fazlaca turistik bir yer yok. Ama çok daha ilginç şeyler var. Obama’nın da burayı ziyaret etme sebeplerinden biri, Gana’nın her zaman Afrika’nın en stabil, en demokratik ülkelerinden biri olarak gösterilmesi. Bu gelenek aslında 12.-13. yüzyıllarda kurulmuş Ashanti İmparatorluğu’na kadar uzanıyor. Günümüz Gana’sı ile Fildişi sahillerinde doğan bu imparatorluk, sonraları büyüyüp etrafındaki ülkeleri de içine katarak çok ciddi bir kültürel ve ekonomik güç haline gelmiş. Çok inanılmaz bir inanç sistemleri ve atasözleri var. Biz bu atasözlerini, sembolleri, Afrika mitolojsinden gelen hikayeleri ve kumaşları, İstanbul’daki 3rd Culture adlı markamızın tasarımlarında çok kullanıyoruz.

Obama’nın ziyaretinde, Afrika’dan milyonlarca insanı koparıp Yeni Dünya’ya götüren Transatlantik Köle Ticareti’nin ana üslerinden birinin de Gana olmasının da etkisi var mıydı?
Aynen öyle. Köle Yolu ve üzerinde yer alan kaleler ile hapishaneler, maalesef bugün Gana’ya turist olarak gittiğinizde mutlaka gezilmesi gereken yerler arasında. Gana, Atlantik kıyısında Amerika’ya en yakın noktalardan biri olduğu için, önemli bir köle toplama merkezi olmuş. Bir sonraki durağı Amerika kıtası olan gemilere buradaki hapishanelerden binilirmiş. Afrika’nın farklı noktalarından gelen kölelerin yolları hep Senegal’de veya Gana’da kesişmiş. Aslına bakarsanız çok çok eski bir tarihten de bahsetmiyoruz. Senegal’de de Gorée Adası vardır; insanı çok etkiler. Buraları gezmeden önce, “Ben güçlüyüm, etkilenmem” diye düşünebilirsiniz. Fakat o havasız zindanlara girdikten sonra, günün geri kalanında artık kolay kolay başka bir şey yapamazsınız. Ruanda’daki Soykırım Müzesi’ni gezdiğimde de bana aynı şey olmuştu.

Afrika Tarzı_Emre Rende_Zeynep Lale Rende
Afrika tarzı kumaşlar ve sembollerden sıklıkla esinlenen 3rd Culture markasının kurucuları: Fotoğrafçı Emre Rende ve tasarımcı Zeynep Lale Rende.

AFRİKA TARZI KUMAŞLARIN PEŞİNDE

Afrika tekstilleri ve sembollerine geri dönersek… Çukurcuma’daki tasarım dükkanınız 3rd Culture’da onlardan nasıl yararlanıyorsunuz?
Altı yıl önce dükkanı ilk açtığımızda, herkes Afrika sevdamızı benim Kenya’da geçirdiğim zamana bağlamıştı. Ama bu doğru değil. Kız kardeşim, aynı zamanda tasarımcımız ve kreatif direktörümüz olan Zeynep, Londra’da okurken yaşadığı mahallelerdeki mağazalarda tanışıyor Afrika tarzı kumaşlarla. Bu kumaşlar Batı Afrika’dan ve özellikle de Gana’dan geliyor. Londra’da çok büyük bir Gana komünitesi var. Gana zaten eski İngiliz sömürgesi. Nasıl Fransa’da çok Senegalli ile tanışırsanız, İngiltere’de de çok Ganalı ile karşılaşıyorsunuz.

Zeynep 18-19 yaşlarındayken, Londra’da oturduğu mahallede Afrika kumaşı satan birçok mağaza vardı. İlk başta sadece, “Ne kadar güzel ve renkli kumaşlar,” diyor. Sonra aradan yıllar geçiyor. Bir bakıyoruz, Batı Afrika’nın kumaş kültürü ve teknikleri gerçekten çok farklı. Afrika’da aslında 12. yüzyıldan beri Mali’de çok özgün kumaşlar üretilmiş. Fakat bizim tasarımlarımızda kullandığımız wax kumaşı, aslına bakarsanız bir sömürgecilik hikayesine dayanıyor. Hollandalılar, sömürgeleri olan Endonezya’nın Cava Adası’nda batik kumaşıyla tanışıyorlar. Çok zor ve pahalı olan wax (balmumu) metoduyla elde yapılan bu kumaşı daha ucuza ve hızlı nasıl üretiriz, diye düşünüyorlar. Cava’dan ustaları alıp Rotterdam ile Amsterdam’a götürüyor ve fabrikada bu kumaşı üretmeye başlıyorlar. Bu ustalar bir yıl sonra yanlarında bu kumaşlarla evlerine döndüklerinde, Cavalılar “İğrenç olmuş bu!” diyor ve dolayısıyla bu kumaş Asya’da tutmuyor. Fakat ticaretle bir şekilde Afrika’ya geliyor ve orada atasözleri ve sembollerle yepyeni anlamlara bürünüyor. Böylece “wax print” adını verdiğimiz, Afrika tarzı bir baskı kumaş türü ortaya çıkıyor. Afrika’da birçok yerde sevilmesinin yanı sıra, bu kumaşlara birçok kişinin karşı çıkması ve “bu Afrika kumaşı değil” demesinin sebebi de Avrupalıların Asya’dan çaldığı ve sonra yavaş yavaş Afrika’ya giren bir tarz olması.

Bizim 3rd Culture’da konuya kafa yormaya başlamamızın sebebi ise bu kumaşlarda bulunan Adinkra sembolleri. Her sembol bir deyim veya kavramla bağlantılı. Bu semboller zamanla kumaşlarda kendine yer bulmaya başlamış. İnsanlar bu kumaşları giyerek çarşıda pazarda veya karşı cinse karşı mesajlar vermişler. Zamanla modern semboller de kumaşlarda kendine yer bulmuş. En ilginci, vantilatör simgeli kumaşlar. Eskiden Afrika pazarlarında hiç vantilatör yokmuş. Daha sonra bazı kumaş satıcıları vantilatör kullanmaya başlamışlar. İnsanların sıcaktan perişan olduğu bir ortamda, vantilatör sahibi olmak prestij meselesi olmuş tabii. İlerleyen senelerde vantilatör formu kumaşlara da geçmiş. Literatürde vantilatörlü kumaşların çok farklı tiplerine rastlarsınız; üstelik çok pahalı bir kumaştır.

ADİNKRA SEMBOLLERİNİN GİZEMİ

Siz Afrika tarzı bu kumaşları tasarımlarınızda nasıl kullanıyorsunuz?
Bize zamanında, “Türkiye’de kumaş mı kalmadı?” diyen çok oldu. Veya “Gelin burada üretelim” diyen… Fakat biz bu kumaşları özellikle Afrika’dan almayı seviyoruz. Mevcut ürünlerle çalışmak ve o kültürle bağımızı korumak istiyoruz. Bu kumaşları tasarladığımız bazı mobilyaların kenarlarında, aydınlatmalarda ve yastık koleksiyonumuzda kullanıyoruz. Zeynep özellikle alfabelerle ve onların geometrisiyle ilgili. “Bassa” diye bir alfabe keşfediyor. Batı Afrika ülkesi Liberya’da yaşayan Bassa kabilesinin, kendine ait bir dili var. Aslında bu dil hiçbir zaman yazılı olmamış, ta ki 20. yüzyılda bir Amerikalı* Bassa kabilesinin ağaçlara oyduğu sembolleri görünceye kadar. Bu beyefendi, bu sembollerden bir alfabe yapıyor. Fakat bu alfabe bir süre geliştirilip kullanılsa da tutmuyor ve ölü alfabelerden biri haline geliyor. Zeynep bu alfabenin harflerinden esinlenerek yedi mobilya parçası tasarladı ve Bassa koleksiyonumuz ortaya çıktı.

Tasarımlarımızda esinlendiğimiz Adinkra sembollerinden en sevdiğim ise “Hwe Me Dua” adlı sembol. İnsan ilişkilerinde ve üretimde her zaman en iyiyi hedeflemek gerektiğini söyleyen bir atasözü, zamanla bu sembole dönüşmüş. Biz bu sembolden lambader yaptık. Tabii hep çok dikkatli olmamız gerekti, çünkü biz Afrika tarzı ve estetiğine çok aşık, ama Afrikalı olmayan insanlarız. İnce bir çizgide yürüyoruz. Katıldığımız fuarlarda hep bize şu söylendi: “Afrika tarzı kumaşlarla çok insan çalışıyor, mobilya yapıyor ama kimse ahşabı veya fermuar gibi detayları sizin kadar iyi kullanmıyor.” O da bence zanaatkarlık geleneğinin güçlü olduğu İstanbul’da olmamızın getirdiği büyük avantaj. Maalesef bu kumaşlara hiçbir zaman hak ettikleri değer verilmemiş. Genelde onlarla hep ucuz ürünler yapılmış. Önü Afrika kumaşından olan yastığın arka yüzünde kullandığımız kumaşa, öndekinden daha fazla para harcamamıza insanlar çok şaşırıyorlar…

Etiyopya_Emre Rende
Üstte: Etiyopya'daki Lalibela harabelerinin en ünlü kaya oyma kilisesi Bete Giyorgis'in önünde bir turist rehberi. Önemli bir Ortodoks hac merkezi olan Lalibela, aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası listesinde.

ETİYOPYA: KITANIN EN ÖZEL ÜLKESİ

Afrika çok katmanlı bir yer; soy soy bitmiyor! Senin en çarpıcı bulduğun Afrika kültürü hangisi?
Afrika niye çok önemli diye hep soruluyor bana. Kıtada 1 milyar insan yaşıyor ama daha da önemlisi, burada 52 ülke var. Yani dünyadaki dört ülkeden biri Afrika’da. Bu ülkeleri genelde dört ana bölgeye ayırıyoruz. Arap kültürünün hakim olduğu Kuzey Afrika’yı ayrı tutarsak, Batı Afrika, Güney Afrika ve Doğu Afrika bölgelerinin kendi içlerinde az çok birbirine benzediği söylenebilir. Gana ile Fildişi Sahilleri bir tık birbirine benziyor mesela. Somali ile Kenya da öyle. İçlerinden biri ise hiçbirine benzemiyor: Etiyopya! Mimarisi, kültürü, insanlarıyla orada apayrı bir olay var. Tabii bir de yıllarca savaştığı ama zamanında Etiyopya’nın bir parçası olan Eritre’yi de katıyorum.

Etiyopya neden farklı?
Bir kere asla ve asla, kimsenin sömürgesi olmamış. Fransızlar, Almanlar, Belçikalılar, İngilizler, Hollandalılar hep belli zamanlarda belli bölgelere hükmetmişler ama Etiyopya, Afrika’nın başka güçler tarafından kontrol edilmemiş tek ülkesi olarak kalmış. Çok güçlü bir imparatorluktan geliyor. Caz müziğinden mutfağına ve kahvesine kadar her şeyi çok özel. Afrika’da başlı başına bir mutfağa sahip olduğunu söyleyebileceğimiz çok az ülke vardır; Etiyopya da onlardan biri. Washington’da bir yıl yaşadım; orada bile en sadesinden fine-dining olanına kadar şehirde en az 6-7 önemli Etiyopya restoranı vardı.

Bir de tabii seyahatseverler için de en çok görülecek şeyin olduğu ülkelerden biri. Lalibela harabeleri, hayatımda gördüğüm en akıl almaz yer. Petra’dan bile daha ihtişamlı. Etiyopya aslında kültürel olarak çok karışık bir yer. Bir nevi “Afrika’nın Türkiye’si” diyebiliriz. Çok farklı kültürlerden insanların bir araya gelip yarattığı bir ülke. Etiyopya’yı çok ilginç kılan şeylerden biri de %50’sinin Hristiyan, %50’sinin Müslüman olması. Kimsenin çoğunluk veya azınlık olmamasının getirdiği bir hoşgörü var ülkede, benim çok sevdiğim.

AFRİKA’DA ALTERNATİF TURİZM

Afrika’da turizm denilince genelde safari akla geliyor. Sen Afrika’da turist olmanın başka yollarını keşfettin mi? Servet harcamadan da kıtayı gezmek mümkün mü?
Zaten servet, safariye gidince harcanıyor. Safariye gitmeden de Afrika ülkelerinde doğa tatili yapmak mümkün; özellikle milli parkları ve gorilleriyle ünlü Ruanda ve Uganda’da. Ruanda, Afrika’nın en temiz ülkesi olarak biliniyor; 20-30 yıldır plastik kullanımını yasaklamışlar. Başkenti Kigali, İstanbul gibi olağanüstü yedi tepe üzerine kurulmuş. Orada volkanların bulunduğu milli parkları ziyaret edersiniz. Bir de Afrika’nın çok büyük ve önemli gölleri var. Victoria Gölü, Malawi Gölü gibi… Uganda’daki Bunyonyi Gölü ise hayatımda gördüğüm en inanılmaz manzaralardan biri. İçinde 40 adacık barındıran büyük bir göl. Tepeden bakıldığında insanı çok etkiliyor. Bu göller etrafında hep turizm var. Yani işin içine doğa girdiğinde, Afrika’da safariyle kısıtlı değiliz.

Fakat Afrika’da “city break” tarzında şehir turizmi çok yoktur. Çünkü Afrika başkentleri genelde tatsız yerlerdir. Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’yı (ben bayılsam da) insanlar genelde sevmezler. Tanzanya’nın en büyük kenti Darüsselam da öyle; üstelik deniz kıyısında olmasına rağmen. Bir tek Dakar’ı farklı bir yere koyabiliriz.

Hint Okyanusu’ndaki Seyşeller, Mauritius gibi tropikal adalar da aslında Afrika’nın bir parçası değil mi? Pek öyle düşünmesek de…
Kıtanın 1.000 mil kadar doğusunda kalsalar da bunlar da birer Afrika ülkesi. Seyşeller ve Mauritius’u artık sadece lüks balayı adası gibi düşünmemek lazım; geçtiğimiz yıllarda bu adalar çok farklı adımlar attılar ve artık buralarda tatil yapan backpacker’lar ve aileler de görmek mümkün. Hayatımda gördüğüm en çılgın deniz manzaralarına sahip bu adalar.

LEMÜRLERİN VE BAOBAPLARIN ADASI: MADAGASKAR

Seyşeller ve Mauritius daha ünlü. Öte yandan Madagaskar, biraz daha kapalı kutu. Eşinle balayınızı Madagaskar’da yapmıştınız. Adada sizi en çok ne etkiledi?
Madagaskar öyle bir yer ki dünyada başka hiçbir ülkede bu kadar çok hayvan ve memeli cinsi bir arada bulunmuyor. Biz lemürleri ve baobap ağaçlarını görmek için gittik. Lemür diye ufak, maymunumsu bir hayvan var. Madagaskar’da sadece lemürün 100 cinsi var. Gittiğiniz zaman gözlemleyebileceğiniz 300 farklı kuş türü, 260 farklı kertenkele türü var.

Tabii eski Fransız sömürgesi olduğu için Madagaskar’da aynı zamanda bir kafe kültürü var. Fransızların bıraktığı kahve ve kafelerde oturma kültürü, Fas ve Tunus’un da en keyifli taraflarından biridir. Batı Afrika’da her yerde de çok iyi baget ve kruvasan yenir mesela.

Madagaskar neredeyse Türkiye boyutlarında bir ülke. Afrika’nın en alt ucunda bir ada olduğu için, devasa bir kıtanın yanı başında, ne kadar büyük bir ülke olduğu çok kolay anlaşılmıyor ama bir ucundan diğerine uçarak bir buçuk saatte gidiliyor. Kuzeyinde çok güzel tropik adalar var; güneyi ise ormanlar ve milli parklarla kaplı. Yine de daha önce Afrika’ya gitmemiş olanlara Madagaskar’dan başlamalarını tavsiye etmem. Fakat herkes, ilk seyahat olarak Kenya’ya veya Güney Afrika’ya gidebilir. Ne zaman bir Afrika ülkesinden dönsem arkadaşlarım bana sorar: “Nasıldı Emre? Sert miydi?” Ben de bazıları için “Evet, sertti. Sizlik değildi,” derim.

Sert olanlar hangileri peki?
Reuters için iç savaşı fotoğrafladığım Güney Sudan epey “sert”ti. Koskoca ülkede sadece 100 kilometrelik asfalt yol döşeliydi. Madagaskar’da da balayımızda arabayla 13 saat yol gittiğimizi hatırlıyorum. Route Nacional (Ulusal Yol) dedikleri bir otoban. Yol gidiyor, gidiyor… Sonra birden kesiliyor. Nehir geçiyor ortadan. “Şimdi tekne gelip bizi karşıya geçirecek,” diyorlar. Özetle, bazı Afrika ülkelerine, kıtada azıcık deneyim kazandıktan sonra gitmekte fayda var.

Afrika’ya dair içinde kalan, henüz yapamadığın bir şey var mı?
Afrika haritamdaki en büyük boşluk, Botsvana ve Namibya. Özellikle de Botsvana’nın Okavango Deltası. Afrika’yı iyi bilen insanların “Ben böyle şey görmedim!” dediği bir kanallar ve göller sistemi. Hindistan’ın Kerala bölgesini andırıyor. Tabii ki seyahat etmesi en masraflı yerlerden biri.

Umarım en kısa sürede yeniden kanatları takarsın…
Umarım…

* “Vah” adı da verilen Bassa alfabesi, Dr. Thomas Flo Lewis tarafından geliştirildi. 1959’da Liberya’da bu alfabenin korunması için bir dernek kurulmasına rağmen yaşamayan alfabede, 23 sesli, 7 sessiz harf ile 5 adet de diyakritik (fonetik) işaret bulunuyordu.

Emre Rende’yi Instagram’da takip etmek için: @emrerende
3rd Culture’ın Afrika tarzı tasarımlarını yakından incelemek için: www.3rdcultureproject.com

Afrika tarzı ve modası hakkında daha fazla ipucu için, Made in Africa yazımıza göz atın!

Yorum yazın